Bu denemenin Sevgililer Günü keyfinize limon sıkma ihtimali için şimdiden bağışlanmayı diliyorum. Zira bu yazının amacı bu değil. Amacım, kendimize mal ettiğimiz ve özellikle alışkanlıklarımızdan gelen bazı eylemlerimizin gerçekten ne ölçüde “öz varlığımıza” (benlik), yani “bize ait” olduğu konusunda “özel gün” kavramı üzerinden biraz düşünmeye davet etmektir.

İnsan yaşadıkça eskiden tanık olduğu, şimdi ise yaşı daha küçük olanlar için tarih sayılan olayların nasıl da içselleşip bu kişileri şekillendirdiğini ilgi ve şaşkınlıkla görüyor. Bu gözlem, ister istemez “insan gerçekten kendisinin mimarı mıdır, yoksa daha çok toplumun bir ürünü müdür?” sorgulamasını zaman zaman yapmanın önemini ortaya koyuyor. Evet, her ne kadar bu soruya sadece tek bir yandan bakarak cevap verilmeyeceğini; insanın hem kendi “öz seçimlerinin”, hem de toplumun etkisiyle şekillendiğini söylememiz gerektiğini bilsek de korkarım ki bu sorgulamada kişinin kendi öz seçimlerinin eseri olma boyutu diğer boyuta göre çok daha az yer tutuyor. Yani bana öyle geliyor ki, günümüzde ortalama bir bireyin düşünce ve davranışları kendisinin dahi sanmadığı kadar “içindeki diğerleri” tarafından belirleniyor. Üstelik çoğunlukla bunun farkında da değildir ve düşünceleriyle eylemlerinin neredeyse tamamen kendi öz seçimleri olduğunu zannederek bunlar uğruna mücadele edebilmekte, bu mücadeleyi kendi kişiliğine, özgürlüğüne, değerlerine vb. sahip çıkma olarak algılayabilmektedir. Kendi hayat yolculuğumdan dahi açık seçik gözlemlediğim birkaç örnekten konuyu somutlayabiliriz: Ateşli futbol taraftarlığı 1970’li yıllarda neredeyse ayıp sayılmaktaydı. Çünkü o nesil – tabi onları da yetiştiren önceki nesillerin etkisiyle – daha çok toplumsal, politik olaylara ve ilişki odaklı konulara ilgi duymaktaydı. O dönemin insanları için futbol, aylak insanların kafayı kör eden bir meşgalesinden başka bir şey değildi. Bu erkek etkinliği, giderek erkekler üzerinden çocuklara, oradan da kadınlara sirayet ederek yaygın bir kolektif tutku ve karı yüksek bir “endüstri” haline dönüştü. Keza Anneler Günü, Babalar Günü gibi henüz yeni yeni dilendirilen günler de kadın ve erkeklerin ağzına bir parmak bal çalma amaçlı olan ve tüketimi teşvik eden sığ bir popüler kültür ritüelinden ibaretti. Bu nesil, henüz Sevgililer Gününü duymamıştı bile. Fakat 90’lı yıllardan itibaren şiddetini arttırarak esen Sevgililer Günü rüzgârı ilk başta çoğu kişi için açık seçik bir tüketim aldatmacasıyken, giderek çiftlerin sosyal imaj aracı, aşk ölçüsü, birbirine değer verme şekli, olmazsa olmazı haline geliverdi. Artık insanlara “Bunun bir zamanlar sizi tüketime teşvik etmek için tedavüle sokulan aldatmaca bir gün” olduğunu söyleyecek olsanız, garip ya da çağ dışı karşılanma riskini göze almanız gerekir.

İnsan, alışkanlıklarına yapışan bir varlıktır. Bu nedenle hangi habitat içinde büyüyorsa o habitatta maruz kaldığı döngüleri içselleştiriyor ve kimliğinin bir parçası haline getiriyor. En saçma ritüeller bile bir süre sonra sahiplenilen, uğruna kavga edilen kalıplara dönüşüveriyorlar. Geliştikçe ve kitleleri etkileme alanı genişledikçe insanın alışkanlıklarına yapışma özelliğini keşfeden medya (görseli, yazılısı, işitseli, dijitali vb. hepsi birlikte) bir yalanı defalarca tekrarlayarak bir “sahte gerçeklik” (post – truth) yaratabileceğini fark etti. Bu aşamadan sonra artık insanın kendi öz seçimlerinin bir eseri olma şansı giderek azalmaya başladı ve ne yazık ki bu süreç ilerleyerek devam etmektedir.

Bu durumu “insanın nesneleşmesi” olarak nitelendirmek abartı olmasa gerek. Çünkü söylediğimiz sahte gerçeklik sadece örneğini verdiğimiz günlerle sınırlı değildir. Neredeyse politik tutumlarımızdan tüketim alışkanlıklarımıza, ilişki tarzlarımızdan kendimizi ifade etme biçimimize kadar neredeyse her alanda yaşanmaktadır. Alışıyoruz, içselleştiriyoruz ve uğruna her tür kavgayı verecek kadar sahipleniyoruz. Sahiplendikçe de kendi değerlerimize, onurumuza, benliğimize vs. sahip çıkmış olduğumuz kanısına varıyoruz.

Bir çift kendi aralarında tartışıyorlardı:

Kadın: “Sevgililer Gününde bana hiçbir şey almaman halinde çok kırılacağımı bilmeni isterim. Ben seni düşünerek ve seni mutlu etmek adına günlerdir ne alacağıma karar vermeye çalıştım. Sonunda tam da sevineceğini umduğum hediyeyi aldım. Senin de bana değer verdiğini görmek isterim.”

Erkek: “Yapma be canım, söylediklerin beni bir yandan minnet, bir yandan suçluluk duygusuna itiyor. Oysaki sana değer vermemin ölçüsünü sevgililer gününde alacağım hediyeyle tartmaya kalkarsak ilişkimize saygım kalmaz.”

Kadın: “Böyle diyerek bana kabalık yapmış oluyorsun. Doğum günümde, tanışma yıldönümümüzde bana hediye alan, o hediyelerin üzerine güzel sözler yazan aynı sendin. Şimdi ne oldu da sevgililer gününde benim için hiçbir şey yapmak istemiyorsun? Bana yalan mı söyledin?”

Erkek: “Sana bazı özel günlerde hediye aldığım doğru. Bunları da içimden gelerek aldım. Çünkü o günler benim için son derece anlamlı, ikimizin yaşanmışlıklarına dair günlerdi. Hatta ben sana Sevgililer Gününde de hediye almış olabilirim. Ama sırf senin o gün mutlu olmanı da kendi değerlerim kadar önemli bulduğum için yapmışımdır. Fakat ben bunu yapılmazsa ilişkimize ihanet etmiş gibi hissederek veya “Mutlaka bir şeyler yapmalıyız” diyenlerin kervanına katılma baskısıyla yapmak istemiyorum.”

Kadın: “Beni anlamıyorsun! Herkesten farklı, tuhaf bir insansın. Bunu flört zamanımızın başlarında göstermemiştin. O zamanlar senin için her gün Sevgililer Günüydü!”

Kadın, erkeği tarafından değer veya ilgi görme gereksinimini belki de bu tartışma üzerinden anlatmaya çalışıyordu. İlişkinin duygusal besinini sağlayan içsel kaynakların azalışı belki de bu tartışmayı alevlendiren asıl nedendi. Fakat bu ihtiyaç, “sahte gerçekliğin” sunduğu seçenekler tarafından ikame edilecekti ve bu, kuşkusuz daha “kolaydı”. Düşünmeye, farkındalığa gerek yoktu. Sadece üç – beş kuruşluk bir külfeti göze almak bu psikolojik boşluğu bir süre için yatıştırabilirdi. Ne de olsa yeniden açlık oluşuncaya kadar başka bir “özel gün” imdada yetiştirdi.

“Özne olmak” tarihin her döneminde zordu. Zira insanın kendi üzerinde uzun süre düşünmesine, deyim yerindeyse kendi kendinin heykelini yontmasına ihtiyaç duyan meşakkatli bir çabaydı. Günümüzdeyse insanın “öz varlığının” çok fazla “popüler çöp” altında kalmasından dolayı bu çaba daha da zorlaşmış görünüyor. Zorluk sadece bundan da ileri gelmiyor; belki daha da trajik olanı, artık her şeyin bilindiğinin, hiçbir şeyin saklı kalmadığının sanıldığı günümüzün “bilgi (!) çağında” insan, altında kaldığı “çöp yığınları” nedeniyle neredeyse görünmez hale geldi.