KAŞ YAPAYIM DERKEN…

Sosyal medya başta olmak üzere, ana akım yazılı ve görsel medya kanallarında sözüm ona ruh sağlığımızı koruma adına yapılan bazı önerilerin bizatihi kendileri ruh sağlığımız üzerinde bir tehdit potansiyeli taşıyorlar. Bu tehlikeli önerilerin arasında yer alan bilhassa “negatif insanlardan” korunmaya dair olanların çok sayıda kişi tarafından benimsenerek birer “çözüm yolu” olarak algılandığını görüyoruz.
Google veya sosyal medya mecralarında “enerji vampirleri”, “toksik insanlar”, “zehirli insanlar”, “negatif insanlar” gibi kelimelerle arama yapıldığında; içinde kitap, “makale”, video, blog yazısı, “gönderi (post)”, gazete derlemesi gibi tavsiye veren kaynakların olduğu binlerce içeriğe ulaşılabiliyor.
Bol sıfırlı rakamlarla takip edilen ve muhtemelen bu takipçileri tarafından birer “otorite” ya da “kanaat önderi” olarak kabul edilen kimi sosyal medya figürlerinin de bu yönde yaptıkları öneriler, sözünü ettiğimiz o insanlardan uzak durmanın ne kadar “doğal” olduğu algısını pekiştiriyor.
Peki, birilerinin kendilerini daha “steril” sayarak belli sıfatlarla kendilerinden ayrıştırdıkları ve uzak durulmasını tavsiye ettikleri zararlı (!) insanlara yönelik sergiledikleri yaklaşım(lar) gerçekten doğal mı?
Öncelikle belirtmemizde yarar olabilir; “zehirli/toksik insan”, “enerji vampiri”, “negatif insan” gibi sıfatların bilimsel literatürde hiçbir karşılığı yoktur. Bunlar, onları kullanan kişilerin başvurdukları birer mecaz (metafor) veya benzetme olabilir. Ancak bir grup insanı bu tür metaforlarla kategorize etmek pek de masum değil, zira bunlar aynı zamanda birer “damgalama” (stigmatization) yaratmaktadır.
SEN BİRAZ KİLO MU ALDIN?
Damgalama kavramı, ilk defa Antik dönemdeki Yunanlılar tarafından ahlaki açıdan normal olmadığı düşünülen, kötü görülen hainler, suçlular, köleler vs. için kullanılmaktaydı. Bu kavram; bireyin, toplumdaki diğer kişiler tarafından “normal” olarak kabul edilen sınırların dışına çıktığı kabul edildiğinde, ona karşı “azaltıcı/eksiltici atıf” yapılmasını ifade eder. Böylece damgalanan bireyler, gerçekle ilişkisi olsun – olmasın, isimleri kötüye çıkan, utanç duyulan, kaçınılan bir konuma sahip olmaktaydı. Damgalama, günümüzde de farklı cinsiyete, etnik kökene, fiziksel görünüme, dinsel inanca, cinsel yönelime, milliyete vs. sahip insanlara sıklıkla yapılan, son derece yıkıcı bir insan hakkı ihlalidir.
Amerikan sosyolog Howard Becker, insanların kendi hayatlarını sadece kendi yaşantılarından ibaret zannederek ve bizzat kendilerinin koydukları kuralları diğer insanlara uygulayabileceklerini düşünerek onlara ‘öteki” etiketi yapıştırıp kendi kendilerine bir ‘sapma’ yarattıklarını öne sürmektedir. Becker, böylece insanların kendi kurallarından uzaklaşma varsayımıyla yarattıkları bu sapmayı “suçlu” olarak gördükleri birilerine yüklediklerini ifade etmektedir. Becker’in düşüncesine dayanarak söyleyecek olursak; damgalama, kişinin yaptığı herhangi bir davranışın sonucu değil, başkalarının kendilerine göre belirledikleri kural ve yaptırımların ihlal edilmesini gerekçe kabul ederek ürettikleri “suçu” o kişiye yıkmalarının sonucudur.
Diğer yandan insanları bazı “ayrıştırıcı” ve “dışlayıcı” sıfatlarla nitelemek “ayrımcılık” kapsamında değerlendirilebilecek bir “mikrosaldırganlık” yaklaşımıdır. Psikolog Ashburn – Nardo ve arkadaşları tarafından kullanılan mikrosaldırganlık terimi, bir kişi veya gruba karşı kasıtlı veya kasıtsız gerçekleştirilen, küçük düşürücü, genellikle alışkanlık haline getirilmiş sözel, davranışsal ve sistematik haksızlıkları ifade eder. Günlük hayatta hastalara, kilolulara, engellilere, ateistlere, kısaca; “öteki” olarak algılanan herkese ve her yerde sıklıkla yöneltilebilen bu yaklaşım, maruz kalanların itibarını, ruh sağlığını, kariyerini, ilişkilerini zamanla yerle bir edecek düzeye ulaşabiliyor. Masum zannedilen “Çok negatif birisin”, “Sen bayağı kilo almış görünüyorsun”, “Vah vah, bu engelle yaşamak ne kadar zor”, “İyi insan ama o bir ateist” gibi sayısız ifade, aslında yöneldiği kişiyi inciten bir mikrosaldırganlık davranışı olabilir.
Şimdi meselenin bizce daha da can alıcı noktasına gelelim: İnsanları zehirli, negatif, enerji emici vs. sıfatlarla nitelemek aynı zamanda kişinin kendindeki sorunları başkalarına yükleyerek “kendini temize” çıkardığı bir “yansıtma” biçimidir. Yansıtma, kendinizle ilgili hoşunuza gitmeyen duyguları veya özellikleri bilinçsizce alıp başka birine atfetmek anlamına gelir.
ÇEKİCİ OLMAYAN O MU SİZ MİSİNİZ?
İnsanlar, kendilerinde var olan ancak, “ego bütünlükleri” veya “kendilik saygıları” üzerinde tehdit oluşturan olumsuz özelliklerini sanki başkasına aitmiş gibi görmeğe ve böylece kendilerini rahatlamaya eğilimlidir. Kişi, yansıtma yapma yoluyla kendisiyle ilgili sevmediği yönlerini kabul etme ve onlarla uğraşma zahmetinden kurtulmuş olmaktadır. Söz gelişi kendini fiziksel açıdan çekici görmeyen birinin kimseyi beğenmemesi, kendini değerli, sevilmeye layık görmeyen birinin etrafındakileri aşağılaması gibi davranışalar birer yansıtma örneğidir.
Konuya yansıtma çerçevesinden de baktığımızda, birileri tarafından uzak durulması tavsiye edilen ve “negatif”, “zehirli” gibi farklı etiketlerle yaftalanan insanların, onları bu şekilde niteleyenlerin, kendilerinde var olan aynı veya benzer özelliklerden kaçınıyor olması büyük olasılıktır. Başka bir anlatımla etiketleme yapan kişiler, kendi karamsarlıklarıyla, sıkıntılarıyla baş etme ile ilgili zorluklarına başkalarını günah keçisi yapıyor olabilirler.
KENDİYLE UĞRAŞMA ZAHMETİNDEN KAÇMA
Bu arada Psikoterapist K.R. Koeing’in yansıtmaya en yatkın insanların, kendilerinin farkında olduklarını düşünseler bile aslında kendilerini çok iyi tanımayanlar olduğu vurgusuna dikkatinizi çekmek isteriz. Örneğin, kendilerini değersiz hisseden, düşük özgüvene sahip ya da yeterince iyi olmadıklarına dair endişeleri olan kişilerin kendi duygularını başkalarına daha çok yansıtmaya eğilimli olduklarını biliyoruz. Diğer yandan, başarısızlıklarını ve zayıflıklarını kabul edebilen ve içlerindeki iyiyi olduğu kadar kötüyü ve çirkinliği de düşünmekte rahat olan insanlar yansıtma yapmama eğilimindedir. Zira bu insanların kendileriyle ilgili olumsuzlukları tanımaya veya deneyimlemeye tahammülleri daha yüksek olduğundan, yansıtma yapmaya da ihtiyaçları olmuyor.
Peki, aslında diğer insanlarla uyum sorunu olan ve geçinilmesi zor insanlar yok mudur? Elbette, çeşitli psikopatolojileri nedeniyle uyum sorunu veya zorluk yaşayan ve içinde bulundukları durumu diğer insanlara yansıtan kişiler vardır. Hiç kimse bu insanlarla yakınlık kurmaya zorlanamaz. Onlara sınır koymak bir haktır. Ama birileri bu insanlarla uyum sağlayamıyor diye etiketleyemez, dışlayamaz, metaforlarla o insanlara saldıramaz, başkalarının dışlaması için teşvik edemez. Bu, en hafif ifadesiyle bir empati yoksunluğu ile başlar, ruhsal açıdan patolojik olmaya ve en uca doğru ahlaki açıdan sorunlu olamaya kadar gider.
Tüm bunların hepsinden daha önemlisi; hepimizin bazen zor, geçimsiz, “negatif” veya karamsar olabilme potansiyeline sahip olmamızdır. Tersinden söylersek, herkesle iyi geçiniyor olmak veya herkes tarafından seviliyor olmak yahut “pozitif” olmak, ruhsal açıdan gerçekten “iyi” olduğumuz anlamına gelmeyebilir!
Sonuç olarak; yargılamanın, damgalamanın, ötekileştirmenin konforuna yaslanarak tüm kötülükleri dış dünyaya yükleme kolaycılığına girmektense, bir zahmet kendimize haksızlık yapmadan ama diğerlerini anlamaya çalışarak, empati yaparak, sabrederek, destek yapmaya istekli olarak, insancıl kalarak daha yaşanılır bir dünya için sorumluluk alalım.

Bu makaleden yararlandığınızda https://www.nazimserin.com.tr/kas-yapayim-derken/ linkini kaynak göstererek etik davranış sergilemenizi umut ederiz. Yararlı olması dileğiyle…

DEVAMINI OKU...

BAŞARILI GİRİŞİMCİYİ BAŞARISIZ GİRİŞİMCİDEN AYIRAN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

Pek çok insan kendi işini kurmayı hayal eder, çoğu bu işe koyulur. Çok azı girişimlerinin sonucunda hedefledikleri başarıya ulaşır. Peki, başarılı girişimci ile başarısız girişimcinin kişilik farkları var mıdır, yoksa bir girişimciyi başarıya götüren yol tamamen konjonktürel midir?
Yapılan çalışmalar başarılı bir girişimciyi başarısız bir girişimciden ayıran en önemli özelliğin “yaratıcılık” olduğunu ortaya koymaktadır.
Avusturyalı iktisatçı, siyaset bilimci ve sosyolog J. Schumpeter, girişimcinin yenilikçi, denenmeyen teknolojiler geliştiren ve dinamik olma özelliğine sahip olması gerektiğini, risk alma ve yönetim becerisi yönüyle birlikte yenilik yapmayan kişinin girişimci olamayacağını savunur. O’na göre risk düzeyini potansiyel kazançlara göre ayarlayabilen ve belirsizliği yönetme kapasitesi yüksek olan bireyler başarılı girişimci olmaya yatkındırlar.
Birçok otoriteye göre risk alma davranışı, girişimcileri yöneticilerden ayıran en önemli özelliktir.
Girişimciyi öncü olmaya iten bir kişilik özelliği ise özgüvenidir. Böylelikle kendine ve yaptığı işlere güvenen girişimci, risk üstlenir ve yenilikçilik açısından ile fark yaratır.
Liderlik de girişimci kişiliğin önemli bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Lider, bireyleri hedeflere yönlendiren ve gruplar arasında iletişimi kurmaya çalışan kişi olarak tanımlanmaktadır.
Bir diğer ayırıcı kişilik özelliği ise dışadönüklüktür. Halen girişimci olan ve artık olmayan bireylerin tutumlarını karşılaştıran araştırmalar, girişimlerini sürdürenlerin, artık girişimci olmayanlara kıyasla kendi işlerini kurmadan önce de sosyal ve dışadönük bireyler olduklarını gösteriyor. Fakat bu kişilik özelliği, başarılı bir girişimci olmak için tek başına yeterli koşul olmaktan çok destekleyicidir.
Başarılı bir girişimci olabilmeyi zorlaştıran kişilik özellikleri de vardır. Bunlardan biri olan “nörotisizm” dir. Bu terim, duygusal tutarsızlığı veya aşırı tepkiselliği ifade eder. Bu kişiler kaygılı, depresif, gergin, çekingen, aşırı duygusal ve düşük özgüvenli olabilirler. Ancak girişimcilik, duygusal denge sahibi olmayı gerektiriyor. Zira, strese karşı tolerans, ağır iş yükü ile baş etme, risk alma, kimi zaman sosyal baskı, finansal zorluklarla baş etme ve kendi işletmesinin işleyişi ile ilgili sürekli olarak baskı altında olma durumu girişimcileri bekleyen olağan durumlardır.
Başarılı girişimci olmayı zorlaştıran bir diğer olumsuz kişilik özelliği olan “psikotisizm”dir. Bu da soğuk, mesafeli, saldırgan, güvensiz, duygusuz, empatik olmama, diğer insanlara karşı duyarsız olma gibi kişilik özelliklerini temsil ediyor. Bu kişiliğe sahip bireyler yaratıcı olabilseler de bu yaratıcılık, ağır iş yükü ile baş etme, risk alma, finansal zorluklarla baş etme gibi, girişimi başarıya taşıyacak becerilerle bir arada olmamaktadır.
Başarılı girişimciler;
 Kumarbaz değil, karşılaşabilecekleri tüm riskleri dikkatlice hesaplayan kişilerdir.
 Takım oluşturabilen ve bu yolla başarıya ulaşan kişilerdir.
 İyi bir takım lideridirler.
 “Yapabilir miyim?” sorusu yerine “Nasıl yaparım?” sorusunu tercih eden kişilerdir.
 Yüksek başarı güdüsüne sahiptiler. Bu da iş başarısını getirir.
 Bu kişiler, kusursuzluğu, ödül elde etmekten çok kendi gelişmeleri için isterler.
 Kendilerine iş ortağı olarak arkadaşı değil, uzman kişileri seçerler.
 Belirsizliğe ve kaosa karşı daha fazla tolerans gösterirler.
 Kaynakları kontrol etme, öz çıkarlarını gözetme temelinde yeni organizasyon yaratma istekleri yüksektir.
 Çabuk ve hızlı karar verme yetenekleri gelişkindir.
 Yüksek özgüvenle saklı bilgileri fark eder, yeni ürünleri ve yeniliklerin potansiyelini sezebilirler.
 Yeni üslup geliştirme ve değer yaratma yönünden farklı davranabilirler.
 “İç kontrol odaklı” kişilerdir. Yani, kendi davranışlarının sonuçlarını şans, kader gibi dış faktörlerin değil, kendi bakış açıları ve kararlarının belirlediğine inanırlar.
Başarısız girişimcilerin başta gelen özellikleri arsında;
 Vizyon eksikliği ve plansızlık,
 Değişime kapalı olmak,
 Sermaye ayırmamak,
 Kendini işine adamamak ve birden fazla işe bölünmek,
 Eyleme geçmekte geç kalmak veya erken davranmak,
 İş birliği içinde çalışmamak, tek başına hareket etmek sayılabilir.
İstatistikler, ülkemizdeki yeni girişimlerin ciddi oranda başarısızlıkla sonuçlandığını göstermektedir. Unutulmaması gereken önemli bir husus da girişimci olmak için sadece okul başarısının yetmeyeceğidir.
Egoist davranmak ve rakipleri küçümsemek ise girişimcilik literatüründe dikkat çekilen olumsuz kişilik stilleri ve davranış hatalarından biridir.
Girişimin başarısız olması, her durumda, girişimcinin başarısız olması demek değildir. Bu nedenle başarılı girişimci olmayı sağlayacak kişilik özellikleriniz olduğunu düşünüyorsanız yeniden denemekten korkmayın. Çünkü bazen insan, ancak “yenile yenile yenmeyi öğrenerek” başarılı bir girişimci olabilir.

Lütfen, bu makaleden yararlandığınızda https://www.nazimserin.com.tr/basarili-girisimciyi-basarisiz-girisimciden-ayiran-kisilik-ozellikleri/ linkini kaynak göstererek etik davranış sergilemenizi umut ederiz. Yararlı olması dileğiyle…

DEVAMINI OKU...

Yöneticinin Filtresi-zliği

Bir yöneticinin temel yetkinliklerinden biri de “etkili iletişim” kurabilme becerisidir. Bu yetkinlik, çalışanların motivasyonu, performansı, hataların azaltılması, yıkıcı çatışmaların önlenmesi gibi pek çok boyut için olmazsa olmazdır. Ancak etkili iletişim yetkinliği yöneticinin bu konuyla ilgili tecrübeleri kadar kişilik özellikleriyle de yakından ilgilidir. Kimi yönetici fazlasıyla ketumdur; ser verir sır vermez. Kimisi gereksiz ölçüde konuşkandır; laf arasında söylenmemesi gerekenleri de kaçırır. Kimisi ise hiyerarşik zincirden gelen mesajı kırpar, eğer, büker, anlaşılmaz veya yanlış anlaşılacak hale getirir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Dolayısıyla yöneticinin iletişim yetkinliğini sergileme sürecinde doğru çalışan bir “filtreye” sahip olması çok önemlidir. Doğru çalışan filtreye sahip olmaktan kasıt; kişinin iletişim sürecindeki mesajları titizlikle gözden geçirmesi; fazlalıklardan, karmaşadan, “kirlerden” arındırarak netleştirmesi, etkili sözcüklerle ifade edilebilir hale getirmesi gibi birtakım zihinsel işlemlerdir.
Bir yöneticinin temel görevi, kurum vizyonunu, hedeflerini, politikalarını ve kurumun değerlerini tam olarak yansıtmaktır. Ama bunu yaparken iyi bir filtrasyon yaparak hangi mesajı nasıl vereceğini yerinde ve zamanında tayin edebilmelidir. Bu anlamda yönetici, üstten akan bilgiyi kendi üslubuna çevirerek, dozunu ayarlayarak, çalışanların duygularını dikkate alarak, yaratacağı etkiyi öngörerek, kayba uğratmamaya/çarpıtmamaya dikkat ederek aktarmalı ve tüm bunları yaparken aynı zamanda kurumun vizyonu ve değerleriyle çelişmemeye özen göstermelidir. İşte bu bir “stratejik düşünme” ve filtrasyon yapma becerisidir.
Çok sessiz, fazla yuvarlak konuşan, geveze, içten pazarlıklı, kurnaz, agresif yönetici profillerinin genelde bir filtrasyon sorunu olduğu söylenebilir. Bu kişilerin ne strateji ne de etkili iletişim becerileriyle bir ilişkisi vardır. Bu tip yöneticiler genelde “hastalık” üreten bir kurum kültürü oluştururlar.
Filtresi çalışmayan veya büsbütün “filtresiz” davranan yöneticilerin bulunduğu işyerlerinde;
• İç ve dış müşteri nezdinde itibar tehlike altındadır.
• İçeride genellikle “yıkıcı geribildirim kültürü” yaygındır.
• Görevlerde ve iş dağılımında adaletsizlik algısı ve karmaşa yaygındır.
• Çalışanların kafası karışık, çoğunlukla gergin ve düşük motivasyon hakimdir.
• Dedikodu, yılgınlık, gelişigüzellik sıktır.
• Güven düşüktür.
Tüm bu sorunların yanına başkaları da rahatlıkla eklenebilir.
Yetkin bir yönetici için pek çok sıfat sıralanabilse de onları anlamlı kılacak baştaki nitelik, etkili iletişim becerilerine sahip olmaktır. Bu beceriler ise ancak stratejik düşünmeyi içinde bulunduran bir filtreye sahip olmakla hayat bulabilir.

DEVAMINI OKU...

Yetkinlik, İmaja Yenildi mi?

Günümüzde imaj, yetkinliğin önüne mi geçti?
Önce imaj ve yetkinliğin ne olduğuna bakalım: İmaj, bir kişi veya kurumun diğer kişi veya kurumların zihninde yarattığı anlayış ve izlenimlerdir. Yetkinlik ise; başarılı olabilmek için sahip olunması gereken bilgi, beceri, tutum ve motivasyon toplamı olarak ifade edilebilir.
Rekabetin gerek şirketler gerekse de profesyonel kişiler arasında çok yoğun bir biçimde yaşandığı bu zamanlarda, “tercih edilen” olabilmek çok zor hale geldi. Artık aynı segmentteki çok sayıda ürün ve hizmet arasından sıyrılıp öne çıkabilmek için fazlasıyla inovatif olmak gerekiyor. Bu durum, fark edilme, tercih edilen olma konularında yaşanan zorluğu daha da arttırıyor. Yaşanan bu zorluk, şirketleri ve insanları “imaj yoluyla” fark yaratmaya itiyor. Bu da giderek imajın yetkinlik ve kalitenin önüne geçmesine yol açıyor.
Her ne kadar ürün ve hizmetlerde kalite veya yetkinliğin önemli olduğunu bilsek de bunların bize sunuluş biçimi, diğer bir ifadeyle bu ürün ve hizmetlerle ilgili bizde oluşturulan imaj yüzünden onları sadece cazip değil, aynı zamanda yetkin veya kaliteli algılayabiliyoruz.
Mal veya hizmet satın alma davranışını etkileyen en önemli faktörler arasında tüketicinin inanç ve tutumları yer alır. Bunların her ikisi de öğrenilmiş ve zamanla değişebilen/değiştirilebilen zihinsel kodlardır. İşte, algı “manipülasyonu” yapanların da en çok odaklandıkları nokta, bir ürün veya hizmetle ilgili olarak tüketicinin zihninde pozitif bir tutum oluşturmaktır. Bu tutumu oluşturmak içinse kişinin kalite veya yetkinlikten anlaması gerekmez (hatta böylesi daha iyi), yeter ki; onun beklentilerine karşılık gelebilecek bir imaj oluşturalım, yeter!
Diğer yandan internet ve sosyal medya kullanımının artması “imaj çağı”nın bütün dünyada giderek güçlenen şekilde hüküm sürmesine yol açıyor. Yeteneklerin tek başına yetmediği ve her alanda bitmek bilmeyen zorlu rekabetin olduğu böylesi bir çağda, sadece şirketler değil, insanlar da imaj yoluyla fark yaratmaya çalışıyor. Hitap şekli, doğallık, özgünlük, diksiyon, kılık – kıyafet, jest ve mimikler, göz teması, duruş vb. tüm konular incelikle düşünülerek sergileniyor. Örneğin, hatırı sayılır ölçüde bilimsel araştırma işverenin, ilk karşılaşma anında en çok dikkat ettiği iki şeyin dış görünüş ve kendini sunuş biçimi olduğunu ortaya koyuyor. Bunlarda ne kadar başarılı olunursa, söylenmek istenenlere de o kadar kulak kabartılıyor. Aynı durum hizmet satın alma arayışında olan müşteri için de geçerlidir. Bu veriler, sosyal medya ve dijital platformlarda özellikle imaj konusunda fark yaratanların neden bol miktarda takipçi elde ettiklerini açıklıyor. Bu veriler aynı zamanda, insanların artık özgeçmişlerini düzenlemektense neden sosyal medya hesaplarını düzenlemeyi tercih ettikleri konusunda bize ışık tutuyor. Yetkinliklerin, binbir emekle elde edilmiş diplomaların, yılların çilesini taşıyan tecrübenin “out”; alınan etkileşimin, takipçi sayısının, göz alıcı fotoğrafların “in” olduğu bir hayatın içindeyiz.
Yaşanan tüm bu “varoluş curcunası”nın ortasında unutulmaması gereken en önemli şey, imaj ile gerçekliğin arasındaki makas açıldıkça belki daha fazla dolacak olan ceplerimizin, giderek bomboş, ıpıssız hale gelmekte olan ruhlarımıza merhem olmayacağıdır.

DEVAMINI OKU...

İkinci Dalga Psikolojisi

Herkesin bildiği gibi dünyada ve ülkemizde devam eden koronavirüs salgını etkisini bir kez daha gösterdi. Tüm ülkeler rekor sayıda vaka ve ölüm sayıları bildirirken aşı çalışmalarında da sona gelindi. Salgının boyutu gibi insanların da korkuları değişiyor. Birinci dalgadaki insanları etkileyen faktörler ile ikinci dalga arasındaki bir takım farkları dikkate almamız gerekiyor. Yeni süreçte insanların en çok endişelendiren şey; pandeminin boyutu. Pandemi sürecinin daha önce bazı otoriteler tarafından söylenilenin ve sanılanın aksine etkisini arttırarak devam etmesi insanlarda korku ve stres yaratıyor. Uzmanlar ikinci dalganın insanların psikolojisi üzerinde daha ağır bir etki bırakacağını söylüyor ve ekliyor; salgın sürecinin başında insanları en çok korkutan ve kaygıyı tetikleyen faktör belirsizlik ve pandemi şartlarına adaptasyon stresiydi. Ayrıca tehlike bu kadar yakın değildi ve kaygı, hastalığın yakınlığından çok insanların zihinlerindeki olasılıklardan kaynaklanıyordu. Oysa şimdi tehlike soyut olmaktan çıkarak yanı başımızda hissedilmeye başlandı. Artık salgının türü, etkileri ve sonuçları hakkında geniş bir bilgi havuzuna sahibiz. İnsanları endişelendiren şey belirsizlik değil, salgının şiddeti ve her an bulaşabilme ihtimalidir. Herkesin çok yorulmuş olması depresif bir ruh halini ciddi düzeyde arttırıyor. İnsanlar bildikleri şeyden korkmaya devam ediyorlar çünkü süre uzadıkça insanlar bilginin işe yaramadığını düşünüyor ve bezginlikten dolayı sonuç görmeye ihtiyaç duyuyorlar. Üstelik bu sefer herkese yetecek tedavi olanakları daha da kısıtlı olduğu için yakalanma halinde sağlık hizmetlerine erişememe durumu da tehlikeyi daha korkutucu hale getiriyor. Bir yandan insanlar aşının herkese yetecek sayıda olacağı günlere sağ salim ulaşmaya çalışırken diğer yandan da aşı üzerine yapılan çeşitli spekülasyonlar kaygı ve korkuyu arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Aşı psikolojisi ile ilgili kısa zamanda yayımlanacak yazımız için lütfen bizi takip etmeye devam ediniz. Ayrıca bu yazıda ele aldığımız ikinci dalga psikolojisi ile baş etmeye yardımcı olabilecek çözüm önerilerimizi merak edenler Nazım Serin Psikolojik ve Kurumsal Danışmanlık adlı youtube kanalımızdaki videomuza aşağıdan ulaşabilirsiniz;

DEVAMINI OKU...

Koronavirüse Karşı Psikolojik Sağlamlılığı Korumak

Bu zorlu dönemde psikolojik sağlamlığı korumak için neler önerirsiniz?
Bu dönemde baş etme gücümüzü zorlayabilecek iki temel faktörün stres ve kaygı olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki zorlayıcı faktörün kaynakları ise belirsizlik ve pandemi öncesine göre bir yandan zorlaşan, diğer yandan da değişen yaşam koşullarıdır.
Belirsizlik, insanların gelecekle ilgili planlama yapamamasına, sağlıklarıyla ilgili kendilerini güvende hissetmemelerine yol açıyor. Bu da ister istemez insanların ayakta kalma becerisi üzerinde bir tehdide dönüşüyor ve kaygıyı tetikliyor. Stres ise değişen şartlara bağlı zorluklar tarafından tetikleniyor çünkü pandemi öncesinde zaten zor olan ekonomik şartlar pandemiyle birlikte daha da zorlaşmış görünüyor. İnsanlar bu şartlar altında mevcut yaşam standartlarını kaybetmemek için ellerindeki kaynakları yeterli kılmaya çalışıyorlar. İçinde bulunduğumuz sosyal kısıtlılıklar ve maskeyle yaşam zorunluluğu uyum sağlamamız gereken diğer bir zorlayıcı boyutu oluşturuyor.

Stres ve kaygı yaratan tüm bu şartları bir arada düşündüğümüzde psikolojik sağlamlığımızı koruyabilmemiz için değişen şartlara uyumumuza yardımcı olacak yeni bir bakış açısına ihtiyacımız bulunuyor. Bu bakış açısının en önemli özelliği esneklik olmalıdır. Yani, şartlar değişirken sahip olduğumuz her şeyin stabil ve eskisi gibi kalacağını beklemek bizi psikolojik anlamda zorlayabilir. Örneğin gelecekle ilgili planlamamızda ev, araba almayı yahut işimizle ilgili bir takım girişimlerde bulunmayı düşünürken şimdi bunların belirsizliğe girmesini, bu olağanüstü dönemin doğal bir sonucu olarak kabul ederek sabırlı olmayı, önceliklerimizi yeniden belirlemeyi becerebilmeliyiz.

Bu zorlu dönemde fiziksel mesafeyi öneriyoruz aslında; bu süreçte arkadaşlarınızla, ailenizle ve akrabalarınızla bol bol mesajlaşın, görüntülü konuşun, iletişiminizi koparmayın. Ev içindeki ilişkilere değinecek olursak, iki değeri ailenizin içinde yaşatın: biri şefkat diğeri nezaket. Nezaket de saygıdan daha yüksektir, nazik olmak karşımızdaki kişiyi incitmeden ilişki kurmayı başartır, nezaket empatiyi barındırır. Bu iki değeri ailede yaşatırsak, aile içi ilişkileri olumlu düzeyde tutabiliriz. Şefkatin ifadesi duygu diliyle olur; şu anda sarılamadığımıza göre sevgi dolu bir bakış, bir tebessüm, fedakârlık davranışı, birkaç tane güzel söz, hizmet davranışı ile şefkati hayata geçirebiliriz.

Ek olarak günlük rutinimizi belli bir düzene sokmaya çalışalım. Dalgalı yaşam şartları içerisinde bizi düzen içinde tutabilecek bir rutine sahip olmak iyileştiricidir.

Hastalık sürecinde gelecek kaygısı ile nasıl başa çıkılabilir?
İnsanları gelecek kaygısına sürükleyen en önemli neden, kendi hayatlarıyla ilgili gelecekte kötü olasılıkların gerçekleşeceğine dair düşünceler içine girmeleridir. Daha yaşanmamış bir zaman dilimi için geleceğin kötü olacağını şimdiden kurgulamak beynin bir tehdit algılamasına yol açıyor. Tehdit algısı ise beyni alarma geçirerek olası tehlikeyle savaşma ya da ondan kaçma konusunda stres tepkilerini harekete geçiriyor. Stres tepkileri gösteren bir kişi kendini huzursuz gergin karamsar tahammülsüz hissedebilir. Bu da kişinin yaşam kalitesini düşürür. Oysaki yapılması gereken şey bugün elimizdeki kaynakları doğru kullanarak gelecekle ilgili kısa vadeli planlamalar yapmaktır. Şu an hiç kimse uzun vadeli planlama yapabilecek durumda değildir, bu nedenle maddi imkanlarımızı, aile ilişkilerimizi, işle ilgili seçeneklerimizi, tasarruflarımızı vs. nasıl kullanacağımızı fazla risk içermeyen planlamalarla belirlemeliyiz.

Yüksek kaygının ortaya çıkardığı psikolojik koronavirüs belirtilerini nasıl ayırt edebiliriz?
Bulaşma korkusu ya da koronafobi sonucu ortaya çıkan belirtiler kişinin genelde yüksek bir kaygı düzeyine sahip olmasından kaynaklanır. Koronafobi yaşayan kişiler kendilerine bakacak olurlarsa aslında sadece koronavirüsle ilgili değil, hayatın her alanıyla ilgili endişeli, kuruntulu, takıntılı olduklarını görürler. Koronavirüs fobisine bağlı olarak ortaya çıkan belirtilerin gerçek hastalık belirtilerinden en temel farkı zaman zaman artan zaman zaman azalan şiddette yaşanmasıdır, yani hastalık bulaşmasını korku olarak yaşayan kişiler sürekli bedenlerini dinleyen, korkuları arttığında belirtileri de artan, kendilerini bir nebze rahatlattıklarındaysa belirtileri de azalan tiplerdir.
Gerçekte hasta olan kişilerin belirtileri sabittir ve tedavi olamadığı sürece istikrarlı bir artış gösterir.

Stresin fiziksel etkileri olabilir mi?
Çok sık bir biçimde ya da uzun süreli olarak stres hissettiğimizde ve buna bağlı olarak stresle başa çıkma becerilerimiz yetersiz kaldığında stresten kaynaklı problemler de ortaya çıkmaya başlar. Stresin en çabuk etkilediği alanlardan biri solunum sistemidir. Bu nedenle stres dönemlerinde solunum sistemimizi desteklemek ve dokularımız giden oksijeni dengelemek açısından nefes ve fiziksel egzersizlerden faydalanmakta yarar vardır.

Stres, bağışıklık sistemimizi zayıflatarak hastalıklarla mücadele kapasitemizi yetersiz hale getirir. Bu nedenle bağışıklık sistemini güçlendirecek bir besleme alışkanlığı geliştirmemizin önemi büyüktür. Bu beslenme tarzının içinde şeker ve şekerin tüm türevleri olan unlu-nişastalı gıdalar yerine protein ve lif içeren gıdalara özellikle sebzelerin dengeli bileşimine yer vermeliyiz. Stresin bir diğer fiziksel etkisi de kas ve vücut ağrılarıdır. Bunları azaltmak için egzersiz ve diğer gevşeme tekniklerinden faydalanabilir. Strese bağlı hastalıklar içerisinde alerjiler, egzamalar, mide ağrıları, çeşitli sindirim sorunlarını sayabiliriz. Bu tür hastalıkların oluşumunu önlemek için önerdiğimiz stres azaltıcı yöntemleri düzenli bir şekilde uygulamak gerekiyor. Sigara ve alkol, stresten kurtulmak için asla bir yöntem olarak kullanılmamalıdır.

Hangi aktiviteler stresten uzak kalmaya yardımcı olur?
Meditasyon, yoga, düzenli egzersizin yanında ek olarak varsa evcil hayvanla zaman geçirmek, müzik dinlemek, sanatla ilgilenmek (çizim yapmak gibi), nefes egzersizleri yapmak ana odaklanmaya ve stresten uzaklaşmaya yardımcı oluyor. İnsanın dayanışma içinde olacağı, destek alabileceği insanlarla iç içe olması. Olaylara bakış açısının stres üretmeye yatkın olup olmadığına bakılmalı, bazı insanlar stres üretmeye daha yatkındır. Daha tezcanlı, fevri, hırslı, başarı odaklı, başarısızlığa tahammülsüz yapıdaysa daha yüksek stres üretme riski fazladır. Bu nedenle insanın stresle baş edebilmesinde kendi kişilik özelliklerinin farkında olması, bu özellikleri nedeniyle stres yaşadığında kendini rahatlatabilecek bakış açıları geliştirebilmesi çok önemli.

Sizce yayılım nasıl engellenebilir? Nelere dikkat edilmeli?
Kültürümüzde olan tokalaşmak, sarılmak, bir arada toplu aktivitelerde bulunmak bu virüs için kesinlikle kaçınmak zorunda olduğumuz davranışlardan bazıları. Bizler toplum olarak iç disiplin, sınır gibi kavramlara pek yakın değiliz. Örneğin Kore gibi bazı Asya ülkelerinde pandeminin yayılmasını önleyen davranışlar vatandaşlarda otomatikleşmiştir; onlara çok fazla tavsiyede bulunmanız, sürekli dikkat etmeleri gereken konuları hatırlatmanız gerekmiyor. Oysa biz toplum olarak yakın durmayı, dokunmayı hem seviyor hem de onlara ihtiyaç duyuyoruz. Sosyal kuralları, birbirimize karşı görevlerimizi ihmal etmeyi yahut en azından esnetmeyi “Olacak o kadar.” Düşüncesiyle karşılıyoruz. Pandemi bize daha fazla disiplinli ve dikkatli olmayı dayatınca da biz bir türlü bu yeni duruma uyum sağlayıp içselleştiremedik. Halay çekmekten taviz vermektense absürt bir şekilde bir süreliğine sopalarla saf tutup sonra onları da bir kenara atarak omuz omuza bu alışkanlığımızı sürdürebiliyoruz.

Kamusal alanda karşılıklı sorumluluğun yüksek olduğu toplumlarda kurallar sorgulanmaz, esnetilmez, kişiye göre yorumlanmaz, kuralları uygulayanlarsa adalet ve hakkaniyet dengesini bozmamaya özen gösterirler. Kültürümüzde ise her şey duruma göre sübjektif olarak değerlendirilip her tür yoruma açık olabiliyor. Pandemi nedeniyle toplum olarak sorumluluğumuzun bilincinde olup bunu hareketlerimize de yansıtmalıyız.

Çalışma arkadaşlarımıza farkındalığı artırmak için uyarılarınız olur mu?
Aslında insanlarımız pandemi sürecinde nasıl davranmaları gerektiği konusunda fazlasıyla bilgilendirilmiş durumda. Herkes ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor ancak yapmıyor.

Herkes maske takması gerektiğini, fiziksel mesafeye dikkat etmesi gerektiğini, el ve yüz temizliğine dikkat etmesi gerektiğini biliyor. Ancak bunları sıklıkla ihmal ediyoruz. İşte asıl sorun oluşturan durum burada başlıyor. Peki neden böyle yapıyoruz? Bu sorunun birden fazla cevabı var. Bir kere kültürel olarak kaderciyiz, bana bir şey olmaz gibi düşünceler pandemi nedeniyle sağlığımızı tehlikeye atan zararlı düşüncelerdir.

Bunun yanında sürekli bize hastalık bulaşacağı düşüncesiyle gerginlik yaşamaktansa “Şu kadarcıktan bir şey olmaz.” diyerek kendi hatalı davranışlarımıza karşı anlayışlı davranmak işimize geliyor. Dolayısıyla bu noktada aklımızdan çıkarmamamız gereken şey, kendimizi böyle daha huzurlu veya endişeden uzak hissedeceğiz diye virüs gerçeğini yok saymak, inkâr etmek ya da bile bile bu gerçeği kendi düşüncelerimize uydurmamaktır.

Bunların dışında eklemek istedikleriniz var mı?
Hayatta başımıza ne gelirse gelsin ruhsal açıdan daha güçlü ve ayakta kalma konusunda daha avantajlı olabilmemizin temel koşulu her şeyin bizimle başladığını görebilmekten geçiyor. Stresle baş edebilmek, stres karşısında doğru bir bakış açısına sahip olmamıza, pandemide sağlıklı kalmak yine doğru bir davranış tarzına sahip olmamıza bağlıdır. Bu her alanda böyledir. Her şey önce bizimle başlar.

DEVAMINI OKU...

“Mış” Gibi Yönetim

Önce iki kavramla ilgili hatırlatma yapalım:

Kurumsallık; bir organizasyonun sistem ve değerlerle yönetilme derecesiyle ilgilidir; o organizasyonun fiziki büyüklüğü, kalabalıklığı ve finansal hacmiyle ilgili değildir.

Yönetim; “insanları belli bir amaca doğru organize, koordine ve yönlendirme süreci” olarak tanımlanabilir.

Kurumsal organizasyonlarda yönetim ise, mümkün olduğu kadar objektif kıstaslara göre belirlenmiş görev (iş bölümü), yetki ve yetkinliklere gerçekleştirilen bir dizi faaliyeti kapsar. Kurumsal yönetimin en önemli boyutları olan “karar verme” ve “yetki kullanımı” bu uzmanlaşma ve iş bölümüne göre gerçekleşir. Her ne kadar tüm yönetim ekibi en tepedeki yöneticinin (CEO, GM, Patron vs.) vizyonu ve hedefleri için yetki kullansa da kurumsal yapısı güçlü organizasyonda bu yetki kullanımı alt yöneticinin uzmanlığı ve rolleri ölçüsünde inisiyatif kullanımı içerir ve bu nedenle “gerçektir”.

Geleneksel şirketlerin çoğunda yönetim; en tepedeki kişinin dediklerinden ibarettir. Bu nedenle sistemlerin gereklerini göz önüne alma, inisiyatif kullanımı veya katılımcılık seviyesi düşüktür. İşte, “Mış” gibi yönetim kavramı da bu noktadan sonra başlar. Zira yönetme işi, artık kurumsallığı sağlayan sistemlere, objektif süreçlere, yetkinliklere vb. unsurlara göre değil, tepe yöneticinin zihniyeti, kişiliği ve yaklaşım biçimine göre gerçekleşir. Bu da yönetimsel faaliyetleri üstlenen alt ekibin tamamını inisiyatif kullanamayan, yetkileri son derece kısıtlı “mış gibi yönetici” konumuna iter.

Geleneksel şirketlerde en çok rastlanan ve “mış gibi yönetim” kavramını doruk noktasına çıkaran tepe yönetici profilleri otoriteryen, mükemmeliyetçi ve/veya narsistik kişilik özelliklerine sahip olanlardır.
Yukarıda belirtilen kişilik tiplerinden birine sahip olan yöneticilerin çoğunun;
• Aşırı kontrol edici ve güvensiz olma,
• Sürekli eksik olana odaklanma,
• Takdir etmeme,
• Empatiden yoksun olma,
• Agresif ve eleştirel olma,
• Kendi deneyimlerini ve yaklaşımlarını denenmiş yolların en iyisi olarak algılama,
• Tutarlı ve güven veren ahlaki değerlere sahip olmama,
• Söylemde olmasa bile gerçekte değişime, farklı görüşlere kapalı olma,
• İfade edilen görüşleri daha çok kimin kendisine yakın olduğu konusunda ölçü olarak değerlendirme gibi özellikleri vardır.

Esasen bu şirketler ve yöneticileri sağlıklı değillerdir. Her ikisinin de profesyonel yardım almaları gerekir. Bu yönetici tipinin organizasyon şemasında yer alanlar, kendilerini o şemada adeta birer boş kutu gibi hissetmekten öteye gidemezler.

DEVAMINI OKU...

YIKICI İLETİŞİM

YIKICI İLETİŞİM

Bir iletiyi karşıdakine doğru aktarmayı ve tam olarak anlaşılmayı sağlayan iletişim sürecine “etkili iletişim” deniliyor. Davranış bilimciler bu tür bir iletişimin nasıl kurulabileceği konusunda çok sayıda görüş ortaya koymuşlardır. Fakat özellikle internet, telefon ve bilgisayar teknolojisinin baş döndürücü bir hızla geliştiği son 20 yılda giderek yaygınlaşan ve hastalıklı bir yaşam biçimine dönüşen bir “olumsuz iletişim” biçimi var: Ben bu iletişim biçimini “yıkıcı iletişim” terimiyle ifade ederek daha ayırt edilebilir hale gelmesini sağlamak istiyorum. İnsanların ruh sağlığını ve insanlararası ilişkileri zayıflatıp yıkıma götüren yıkıcı iletişim kavramına daha çok vurgu yapılmasına ve bu alanda çözümler üretilmesine ihtiyaç var.

Yıkıcı iletişim; insanların kendilerini doğru ifade etme çabası ve kaygısıyla hareket etmedikleri, baştan savma, benmerkezci, çoğunlukla pasif agresif, samimiyet ve empatiden uzak bir iletişim biçimidir. Bu iletişim tarzına yön veren temel motivasyon; iletişim sürecinin kişinin kendi çıkarlarına yönelik olarak nasıl manipüle edileceğidir. Bu bakış açısına göre iletişimin en önemli işlevi, isteklerimizi bir an önce elde etmemizi sağlamasıdır. Bunu sağlamayan hiçbir iletinin ve o iletinin kaynağı olan insanın önemi yoktur; vakit kaybetmeye, ona kulak vermeye değmez.

Bu iletişim biçimini kullanan kişilerin bazı tipik davranışları:

 Samimi olmasanız da gecenin geç saatinde veya Pazar günü gibi bir dinlenme gününüzde izin isteme gereği duymadan size mesaj yazıp kendileri için bir istekte bulunabilirler.
 Size spam e.posta veya sms gönderirken en ufak bir rahatsızlık duymazlar.
 Telefonla aradığınızda, telefonu meşgule düşürmeyi alışkanlık haline getirip bu davranışın, size seslenen birine “sus!” demenin sanal biçimi olduğunu dikkate almazlar.
 Siz defalarca ulaşmaya çalışsanız da kendileri gerek görmedikçe geri dönüş sorumluluğu hissetmezler ama kendi ihtiyaçları söz konusu olduğunda taciz derecesine varacak ölçüde sıkboğaz etmekten geri durmazlar.
 Mesajlarınıza neden dönmedikleriyle ilgili samimi cevap vermezler; yalan veya çarpık bahanelerle geçiştirler.
 “Yapamam/Yapamadım”, “istemiyorum” demek yerine pasif agresif bir duruşla iletişim kurmaktan kaçınırlar.
 Telefonla veya sanal yollarla iletişim kurduklarında çoğu zaman kendilerini tanıtmaz, uygunluk durumunuzu sormadan, karşısında emre amade biri varmış gibi davranırlar.
 Yazılı iletilerinde “slm”, “mrb”, “tşk” gibi üşengeç ifadelerle elde edilmek istenen talep dışındaki taleplerin gereksiz olduğunu hissettirirler.
 Sosyal medyada kendine aykırı gelen düşünce veya eleştirilere küfür ve hakarete varan ifadelerle karşılık verirken hiçbir empati yapamazlar.
 Yaptığınız bir başvuru için size ihtiyacı yoksa, istediğiniz bir bilgi için yasal bir yükümlülüğü yoksa geri dönmeyi gereksiz bulurlar.
Yıkıcı iletişim, insanlar arası iliskilerde güveni, samimiyeti, yardımlaşmayı yok eden, değersizlik, yalnızlık duygularını besleyen bir iletişim biçimidir.

DEVAMINI OKU...

Boşanma Süreci ve Boşanma Kararının Çocuğa Söylenmesi

Boşanma kararı alan çiftler, boşanma sürecinde birçok zorluk yaşayabilirler. Bu zorluklardan biri de kuşkusuz boşanma kararının çocuklara söylenmesi ve boşanma sürecinin çocuklara zarar vermeyecek şekilde yönetilmesidir. Zira eğer bu iki boyut iyi yönetilemezse çocukların ruh sağlığını ciddi düzeyde sarsabilir.

Peki, kararı çocuğa nasıl söylemeli ve süreci sağlıklı şekilde yönetebilmeniz için nasıl bir yaklaşım sergilemelisiniz?
Boşanma kararını söylerken en başta göz önüne almanız gereken konu, çocuğunuzun/çocuklarınızın yaşı, diğer bir ifadeyle gelişim dönemine göre algılama kapasiteleridir. Diğer bir konu ise, eşler arasındaki meselelerin daha önce çocuğa ne şekilde yansıtılmış olduğudur. Eğer boşanmaya kararına gelinceye kadar yaşanan tüm sorunlara çocuklar da tanık edilmişseniz, boşanma kararını uygun yaklaşımla söylemeniz yetmez, aynı zamanda yaşayabilecekleri ruhsal sıkıntıları da dikkate almanız gerekir.

Çocukluktaki psikososyal ve zihinsel gelişim düzeyleri yaşa göre değişmektedir. Dolayısıyla boşanma hakkında konuşma şekliniz, çocuğun bunu doğru şekilde anlayacak yaşta olup olmadığına göre farklı olmalıdır. Bu anlamda çocuğun boşanma sürecine vereceği tepkilerin yaşa değişiklik göstereceğini göz önüne almalısınız. Örneğin; 3-6 yaş grubu, yani “okul öncesi dönem” diye adlandırdığımız yaştaki çocuklar boşanmanın ne demek olduğunu tam olarak kavrayamazlar. Boşanma, onlar için anne ya da babadan birinin hayatlarından gideceği, yani terk edilecekleri şeklinde yorumlayabilirler. Bu da onlar için son derece korkutucu ve ruhsal açıdan örseleyicidir. Bu yaştaki çocuklar boşanma kararından dolayı kendilerini suçlu görebilirler. Uyku ve iştah düzensizlikleri, parmak emme, endişe kaynaklı davranışlar, altını ıslatma, hırçınlaşma, daha çok anneye yapışma gibi birçok sorun baş gösterebilir. Araştırmalara göre okul öncesi dönemde boşanma sürecinden en çok etkilenen yaş dönemi 5-6’dır. Zira bu yaş aralığı, çocuğun kimlik oluşturmaya başlama ve karşı cinsle özdeşim kurma dönemidir.

Yaşları 7 – 8’den ergenliğe, yani 12 – 13 yaşa kadar olan çocuklar ise daha küçüklere göre boşanmanın anlamını daha iyi kavrayabilirler. Hele 9 – 10 yaş ve sonrası için boşanmanın ne anlama geldiğini kavramada hiçbir sıkıntı beklenmez. Ancak bu yaş grubunun, anne – babanın “Biz boşanmaya/ayrılmaya karar verdik.” demelerini anlamaları ne yazık ki işi bitirmiyor; onlar için asıl zorluk bundan sonra başlıyor. İlkokul çağında ebeveynleri ayrılmış çocukların geleceğe dair kaygılarında ciddi artış görülebiliyor. Bununla birlikte hayattan zevk alamama, daha az oyun oynama, unutkanlık, dikkat dağınıklığı, okul başarısında düşme, üzüntülü ruh hali gibi durumlar yaşanabilir. Ek olarak bu yaş grubundaki çocuklarda ebeveyni suçlama, boşanmayı isteyen ebeveyne karşı öfke besleme, sorumluluklarını yerine getirmeme gibi sorunlar gözlenmektedir.

Ergenlik döneminde ise, çocuk aile ve arkadaşlarından uzaklaşabilir, kendini yalnızlaştırabilir yahut arkadaş çevresiyle zaman geçirip evle olan bağını minimum seviyeye düşürebilir. Bu da kötü alışkanlıklar ve istismara uğrama açısından son derece riskli bir yönelme biçimidir. Ergen çocuk, boşanmanın etkisiyle kendini güçsüz, umutsuz hissedebilir, çevresine karşı öfkeli ve isyankâr davranışlar sergileyebilir. Bir diğer önemli nokta ise boşanma süreci sağlıksız geçen ergenlerin cinsel kimliklerinde bozulmalar yaşanabilmesi ve depresyona, kendine zarar vermeye kadar gidebilen bunalımlar yaşanabilmesidir.

Buraya kadar ifade edilen sorunların her boşanmada mutlaka yaşanacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Fakat tüm bu ihtimalleri göz önüne alarak süreci iyi yönetmenin ne kadar hayati bir önem taşıdığı anlaşılmalıdır. Örneğin, ebeveynlerin sürekli tartışma halinde olması ve çocuğun bu tartışma ortamına maruz bırakılmasının, çocuk açısından boşanma sürecini çok daha sıkıntılı duruma getirmekle kalmayıp yukarıda vurguladığımız türden problemlerin şiddetli biçimde yaşanmasına yol açacağı aşikârdır. Bu nedenle anlaşamayan çiftlerin evliliği kurtarma konusunda ellerinden gelen her şeyi yaptıktan sonra süreci boşanmaya getirmeleri halinde, bu meselenin çocuklarının değil, kendi meseleleri olduğunu bir an için bile zihinlerinden çıkarmamaları gerekir. Bu bağlamda çocuklarını kendi öfkelerine kurban etmemeleri, eşi cezalandırmak adına onu yanlarına çekecek davranışlardan kaçınmaları, ekonomik ihtiyaçlarını giderme, onunla düzenli şekilde görüşme gibi konularda en ufak bir ihmalkârlık yapmamaları çocuğun ruh sağlığı açısından büyük önem taşıyor.

Boşanmanın hiçbir şekilde çocuğun beklentisinde olmadığı nadir durumlar olabilmektedir. Eğer çiftler kendi aralarındaki sorunları çocuğa hiç yansıtmamaya özen göstermişlerse bu durum oluşabilir. Böyle bir ailedeki çocuk, şok yaşayabilir ve bu karara inanamayarak ebeveynlerini bunu yapmaktan alıkoymaya çalışabilir. Bu tip ailelerin çocuklarını boşanma sürecine hazırlayacak birtakım adımlar planlamalarında yarar vardır.

Bu bilgiler ışığında boşanma kararını çocuklara açıklarken sergilenecek temel yaklaşım şu şekilde olabilir:

Öncelikle ebeveynler aldıkları boşanma kararını çocuğa birlikte açıklamalıdır. Bu açıklama, çocuğun yaş dönemine göre anlayabileceği seviyede olmalıdır. Çocuğa sadece evliliğin bittiği, anne ve babalık ilişkilerinin bitmediği ve asla yalnız olmayacağı; onunla düzenli şekilde görüşüleceği, her tür gereksiniminin tıpkı eskisi gibi karşılanacağı anlatılmalıdır. Özellikle küçük yaşlarda ebeveynlerin birlikte yapacağı açıklamada güven hissinin çocuğa aşılanması çok önemlidir. “…Artık annenle/babanla anlaşamadığımız için bir arada yaşamayacağız, tıpkı bazen arkadaşların birbirleriyle anlaşamayıp beraber oynamak istememesi gibi… Fakat senin annen ve baban olmaya devam edeceğiz…” şeklinde kurulan cümleler çocuktaki kayıp hissini azaltıcı etki yapacaktır.. Çocuğun aklında soru işaretlerinin kalmaması önemlidir. Söz gelişi kiminle yaşayacağı ve nedeni açıklanmalı, bu konuda kendisinin ne düşündüğüne kulak verilmelidir. Sürecin bundan sonra nasıl ilerleyeceği, çocuğun okulu, mahallesi, evi ve odası değişecekse yeni düzenini en iyi şekilde nasıl oluşturabileceği gibi hususlar detaylıca ele alınmalı, kafasındaki tüm soruları sormasına fırsat verilmeli, belirsizlikler mümkün olduğu kadar ortadan kaldırılmalıdır.

Boşanma sürecini iyi yöneten eşler, boşanmanın sadece ve sadece kendi hayatlarıyla ilgili bir karar olduğunun farkındadırlar. Bu nedenle çocuklarına karşı taşıdıkları sorumluluk duygularını ihmal etmeyi akıllarından bile geçirmezler. Çocuklarını kendi hayal kırıklıklarından, eşe olan öfkelerinden uzak tutarlar. Zaten bu sürecin çocuk için de hiç kolay olmayacağını göz önüne alarak destekleyici davranmayı elden bırakmazlar. Anne ve babanın geri dönmesine yönelik olarak çocukta oluşabilecek doğal beklentiyi iyi yönetirler. Bunu birbirlerini suçlamadan net şekilde açıklarlar. Dönmekle ilgili ihtimal yoksa, yeniden bir araya gelmenin söz konusu olmadığını net ifadelerle vurgulayarak bu beklentisiyle “vedalaşmasına” yardımcı olurlar ama çocuğun gelecekle ilgili umudunu diri tutarlar.

Bu tür bir yaklaşım, hem çiftlerin hem de çocuğun boşanma sürecini en az hasarla atlatmasına yardımcı olacaktır.

DEVAMINI OKU...

Deprem Sonrası Yetişkin ve Çocuk Psikolojisi

Deprem, yer aldığı coğrafyada oluşturduğu yapısal yıkımın yanı sıra insanların yaşamlarını derinden sarsma ve ciddi psikolojik etkiler yaratma gücüne sahip bir doğal afettir. Deprem sonrasında yaşanabilecek “psikolojik travma” dediğimiz tablonun şiddetli, korku, üzüntü, keder, öfke, uykusuzluk, tahammülsüzlük, depreme ait rahatsız edici sahnelerin sürekli akla gelmesi gibi zihinsel ve davranışsal tepkilere yol açması mümkündür.

Bu tür tepkiler genellikle olayın ardından birkaç gün boyunca çok yoğun şekilde hissedilir ve ilerleyen zamanlarda geçtikçe azalmaya başlar. Ancak bu tepkilerin bir ay gibi bir süre geçmesine rağmen devam etmesi durumunda psikolojik yardım alınması gerekir.

Depreme bağlı travmadan sonra neler yapılmalı?

  • Sevdiklerinizle ve değer verdiğiniz insanlarla vakit geçirin.
  • Yaşananları anlayabilmek için kendinize zaman verin.
  • Kendinizi hazır hissettiğinizde, neler olduğunu ve yaşanılanlardan sonra hissettiklerinizi sizi anlayabileceğine inandığınız kişilere anlatın.
  • Rahatlatıcı müzik dinleme, nefes egzersizleri ve gevşeme gibi stress azaltıcı yöntemleri kullanın.
  • Günlük bakımınızı, dinlenme zamanlarınızı, uykunuzu, günlük düzeninizi, beslenmenizi yoluna sokmaya özen gösterin.
  • Yürüme, koşu yapma ve bisiklete binme gibi düzenli aktiviteler yapmaya çalışın.

Çocuklarınıza Nasıl Yardım Edebilirsiniz?

Çocukların depremden sonraki tepkileri, ne olduğunu anlamakta zorlandıkları için, yetişkinlerin tepkilerinden farklı olur. Çünkü çocuklar duygularını anlatmakta deneyimsizdir, nasıl hissettiklerini tarif edemeyebilirler.

Onlara şu tür bir açıklama yapmak iyi gelebilir: “Depremden dolayı çok korktuk. Evimiz sallandı, bazı eşyalar yere düştü, zarar gördü. Ama her şey geçti, şu anda iyiyiz ve birlikteyiz. Ben seni her zaman korumaya çalışacağım. Depremi ara ara hatırlayabilir ve korkabilirsin, duygularını benimle paylaş çünkü ben hep yanında olacağım.”

Çocuklarınıza aşağıdaki hususları dikkate alarak yaklaşmaya çalışın:

  • Onları güvende oldukları konusunda rahatlatın.
  • Çocuğunuza anlayacağı bir dille neler olup bittiğinden ve neler hissettiğinizden bahsedin.
  • Çocuğunuza özellikle yatmadan önce özel ilgi gösterin.
  • Korumacılığı abartıp çocuğunuzu boğmadığınızdan emin olun. Çocuğu yanınızdan ayırmamak, dışarı çıkmasına izin vermemek bu duruma örnek olabilir.
  • Günlük yaşamda sorumluluk almasına destek olun, ama gereğinden fazla sorumluluk yüklemeyin.
  • Hayatın normale döndüğü duygusunu çocuklara hissettirin. Gezsinler, top oynasınlar, resim çizsinler, arkadaşlarıyla vakit geçirsinler ki hayat onlar için normalleşebilsin.
  • Deprem görüntülerinden, haberlerinden uzak tutmaya çalışın. Haberleri tekrar tekrar izlemek, travmayı tetikleyebilir.
  • Onların yanında korku ve dehşet uyandıran konuşmalardan kaçının; sakin, yatıştırıcı ama gerçekçi bir yaklaşım sergileyin.
  • Çocuklarınızla birlikte oyun oynayın. Bazı çocuklar korkularını oyun oynarken daha iyi ifade edebilirler.
DEVAMINI OKU...
UA-93908679-1